Kategoriler
Genel

Önsezilerimize güvenmeli miyiz?


Hepimizin başına şu veya bu biçimde, en azından birkaç kez gelmiştir; bir anda bizi uyaran, bir adım sonrasının tehlikeli olabileceğini söyleyen ya da hiç bilmediğimiz bir olay karşısında bile ipuçları veren, beynimizin içinde yankılanan ama kelimelerle konuşmayan o kuvvetli fısıldamaları duymuşuzdur.

Peki, neden? Önsezi olarak tanımladığımız bu hissin kaynağı ne? Doğru mu söylüyor? O fısıldamaya güvenmeli miyiz, üzerine bilimsel çalışma yapabilir miyiz?

Bu soruları BBC Dünya Servisi’nin The Why Factor (Neden Faktörü) isimli podcast yayını da geçenlerde sordu ve ‘önsezi’ konusunu ele aldı.

Podcast’in sunucusu Nastaran Tavakoli-Far uzmanlarla konuşarak, ‘önsezilerimize güvenmeli miyiz?’ sorusunun yanıtını araştırdı.

Cinayet çözdüren önsezi

2006’da Polonyalı genç bir kadın Glasgow Kilisesi’nde ölü bulununca, Dedektif David Swindle olay mahalline gönderildi.

“Gaddarca öldürülmüştü ve naaşı kilise zeminindeki tahtaların altına saklanmıştı. Soruşturmaya en başında dâhil edildim ve vahşeti bizzat gördüm. Nasıl öldürdüğü, cesedi saklama biçimi, olay yerinde bir süre kalması… Olay yerini gördüğümde ilk hissim, ‘Katil bunu daha önce de yaptı’ oldu.”

Dedektifin önsezisi doğru çıktı. İngiltere basınının uzun yıllar boyunca konuşacağı ve müebbet hapis cezası alan katil Peter Tobin gerçekten de kilisede bulunan kişiden önce de iki kişi öldürmüştü.

Dedektifi, cinayeti çözmeye götüren bu önsezi tam olarak neydi?

Bir anda Spiderman’in ‘örümcek hissi’ gibi bizi saran, bize ne yapmamız gerektiğini, kimden kaçınmamız gerektiğini güçlü bir şekilde fısıldayan; ama gerekçelerini kendi kendimize bile açıklayamadığımız önsezilere güvenmeli miyiz?

Bir anda Spiderman’in ‘örümcek hissi’ gibi bizi saran, bize ne yapmamız gerektiğini, kimden kaçınmamız gerektiğini güçlü bir şekilde fısıldayan; ama gerekçelerini kendi kendimize bile açıklayamadığımız önsezilere güvenmeli miyiz?

Önsezilerin bilimsel tarafı ne?

Bu düşünceler, kaçıkça şeyleri, kristal küresiyle oynayan medyumları falan akıllara getiriyor. Diğer yandan önsezilerin tamamen uydurma olduklarını da söyleyemeyiz. Ancak bunun bilimsel tarafı ne?

Bilişsel psikoloji disiplini alanında uzman olan Prof. Gary Klein hayatımızı şekillendiren önseziyi şöyle tanımlıyor: “Net bir tanım yok, her insan kendine uygun bulduğu açıklamayı kabul ediyor. Benim için önsezi, önceki deneyimlerimizi eyleme çeviren bir şey. Bilinçdışından geldiği için, insanları rahatsız edebiliyor. Önsezi insanları ürkütüyor, onlara altıncı his gibi geliyor ama öyle değil!”

Klein, önsezilerin çok da rastgele koşullardan, bilinmez uzak diyarlardan gelmediğini de vurguluyor: “Önsezi deneyimlerle, öğrendiğimiz ve alıştığımız davranış örüntüleriyle, prototipleriyle ilgili. Belli davranış örüntülerini benimsiyoruz ve onlar için ekstradan çaba göstermenize gerek kalmıyor.”

Hayatımızdaki davranış örüntüleri içinde, kendimizi aynı eylemin bir sonraki aşamasına göre ayarlıyoruz. Ancak attığımız adımdan sonra beklediğimiz ve alışıldık bir sonraki aşamaya geçemiyorsak, durup düşünmeye başlıyoruz. Burada bilinçdışından gelen önsezileri ve bilincimizi kullanarak yaptığımız analizleri birlikte çalıştırmaya başlıyoruz.

Önsezi mi tahmin edilebilirlik mi?

Nobel ödüllü ekonomist Prof. Daniel Kahneman ise önsezi için ön koşullardan birinin ‘tahmin edilebilirlik’ olduğunu vurguluyor:

“Önseziyi farklı perspektiflerden bakarak araştırdım. Gary Klein ile de yıllarca birlikte çalıştık ve neredeyse hiçbir konuda anlaşamıyoruz. Etrafında yeterince sabit kural yoksa, düzenli bir ortam yoksa, ortam verimsiz ve tahmin edilemezse; işine yarayacak, güvenebileceğin önsezin de olamaz. Mesela borsada, güvenilebilir önsezi sahibi olmak çok zor. İnsanlar sahip olduğunu düşünüyor ama değiller! Çünkü her şey sürekli değişiyor.

Herkesin düzenli bir hayatı yok. Ama satranç oyuncuları önsezi konusunda çok iyi bir örnek. Sürekli olarak belli bir örüntüyü öğrenip, o örüntünün dışına çıkmadan tekrarlamak zorundalar. Çok zaman alan bir şey ancak bu koşullar sayesinde önsezilerini geliştirebiliyorlar.”

Duygular sizi bir yanıta götürüyor. Eğer duygusuz biriyseniz, büyük ihtimalle önsezi sahibi değilsiniz. Önsezi, tamamen demiyorum ama büyük oranda pozitif ya da negatif duygularla harekete geçiyor.

İtfaiyeci önsezisi

Bilişsel psikoloji uzmanı Prof. Gary Klein, itfaiyecilerle de çalışmalar yaptı. Onu çok etkileyen bir olayı ise şöyle anlatıyor:

“Yanan bir eve giren itfaiye şefi, mutfaktan duman geldiğini gördü. Yanında çalışanlara ‘Su dökün’ dedi. Su hiçbir işe yaramayınca, ne yapacaklarını düşündüler. Defalarca denediler ama sonuç alamadılar. Ekip şefi, bir anda hissettiği önsezisini dinleyip ‘Çıkın buradan’ diye bağırdı. Herkes kaçışmaya başladı ve ev çöktü. Meğer yangın bodrumdaymış. Evde bodrum olduğunu dahi bilmiyorlardı. Az önce içinde oldukları odanın tabanı çökmüştü.

Olayı bana anlatan itfaiyeci, ‘Ev olağandışı bir şekilde sıcaktı.Yangınlarda normalde ses yüksek olur, o sefer az ses gelmişti’ dedi. Bütün deneyimlerinden yola çıkarak, önsezisi harekete geçti. ‘Bu kadar sıcak olmamalı, bu kadar sessiz olmamalı’ diye düşündü ve önsezisi itfaiyecileri kurtardı.”

Zeka olmadan önsezi olmaz

Başka bir psikoloji profesörü Antonio Damasio ise önsezilerin, duygularla ilişkisini vurguluyor. Damasio’ya göre, zekâ olmadan önsezi de olamaz. Ancak duygusuz biriyseniz, önsezilerin sizin hayatınızda önemli rol oynamama ihtimali çok daha fazla: “Duygular, sizi bir yanıta götürüyor. Eğer duygusuz biriyseniz, büyük ihtimalle önsezi sahibi değilsiniz. Önsezi, tamamen demiyorum ama büyük oranda pozitif ya da negatif duygularla harekete geçiyor.”

İngiltere’yi günlerce meşgul eden cinayeti bir çırpıda çözen ve yazının başında söz ettiğimiz dedektif gibi kişilerin önsezilerine ne kadar güvendiklerini araştıran psikolog Michelle Wright’in konuyla ilgili deneyi önsezinin güvenilirliği sorusuna önemli bir yanıt veriyor.

Yaptıkları bir araştırmada, Wright ve arkadaşları, dedektiflere ve öğrencilerine 20 tane olay yeri fotoğrafı gösterdiler. Olaylar hakkında da çok az bilgi ve belge sundular. Dedektifler fotoğrafları görür görmez doğrudan çok detaylı analizler yaptı.

Bir örnekte yaşlı birinin cesedi sokakta bulunmuştu. Dedektiflerden biri hemen “Bu aile içi bir durum olabilir. Eğer anneni ya da büyükanneni öldürdüysen, cesedin evde durmasını istemezsin” dedi.

Cinayet soruşturmalarında altın saat olarak görülen bir zaman dilimi var. Dedektifler, olay yerinde ilk başta görebileceklerini görüyor. Bu tarz önseziler, mistik bir durum gibi görülüyor. Ondan dolayı dedektifler kendilerini ifade etmekte güçlük çekebiliyorlar. Altın saatte yaptıkları tahminin yüzde 67’si doğru çıkıyor

Bir başka örnekte; öğrenciler evde öldürülmüş 19 yaşındaki bir kadın görünce, bunun hırsızlık nedeniyle olabileceğini söylediler, dedektifler ise evdeki eşyalara bakarak kadının tanıdığı biri tarafından öldürüldüğünü düşündü. Dedektifler haklıydı.

Bu deneyi yapan psikolog Wright’a göre, dedektiflerin olay yerine gittiklerinde uyanan önsezileri çok önemli: “Cinayet soruşturmalarında altın saat olarak görülen bir zaman dilimi var. Dedektifler, olay yerinde ilk başta görebileceklerini görüyor. Bu tarz önseziler, mistik bir durum gibi görülüyor. Ondan dolayı dedektifler kendilerini ifade etmekte güçlük çekebiliyorlar. Altın
saatte yaptıkları tahminin yüzde 67’si doğru çıkıyor. İlk saatte elde edilen bilgiler, soruşturmanın başarıya kavuşup kavuşmayacağını belirliyor.”

Siyasetçiler de önseziye muhtaç

Önseziden faydalanan meslek grupları, elbette ki yalnızca dedektifler, itfaiyeciler ve profesyonel satranç oyuncularıyla sınırlı değil. Siyasetçiler de önsezilerine güvenenler arasında. Eski İngiltere Bilimden Sorumlu Devlet Bakanı Lord David Willetts onlardan biri, bu konudaki görüşlerini ise şöyle paylaşıyor:

“Hepimiz önseziyi kullanıyoruz. Siyasette de sunulan kısıtlı bilgiyle belli bir zaman içerisinde harekete geçmen lazım. Sürekli yeni problemler karşına çıkıyor. Dünya senin konuyu araştırıp yanıt vermeni beklemiyor. Bundan dolayı herkes önseziyi kullanıyor. On yıllar boyunca yaşadığın benzer karar verme örüntüleri, seni buna hazırlıyor. İyi bir siyasetçi olmak için ‘Akademik çalışmaları yakından takip edeceğim’ demezsiniz. Onun yerine bir yönetim politikasına sahip olmanız ve ona tutunmanız lazım.”

Önseziler bizi yanıltır mı?

Maalesef önseziler her zaman bizi doğru olana yöneltmiyor, bazen bizi yanıltabiliyorlar da… İnsanlar zaman zaman önsezilerinin kendilerini başarısızlığa sürüklediği anları unutabiliyorlar.

Konuyla ilgili çalışmalar yapan ünlü bilim insanı Eric Bonabeau, insanların önsezilerinin başarısızlığını kabullenmesinin pek de kolay olmadığına dikkat çekiyor:

“İnsanlar başarısızlıklarının reklamını, başarılarından çok daha az yapar. Her başarı hikayesinin ardından, 20 tane başarısızlık hikayesi vardır ve bunları duymazsınız. İnsanlar ‘Önsezilerime güvendim ve bu beni yanılttı’ demeyi veya bu anılarını hatırlamayı sevmez.”

Cornell Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Thomas Gilovich ise önsezilerin temelini oluşturan deneyimlerin ve bilgilerin yanlış ortamlarda oluşturulmaları durumunda, insanları yanlış yönlendirebileceğini vurguluyor:

“Eğer oluşturduğunuz çağrışımlar yanlış bir ortamdaysa, bunlar sizi yanlış yönlendirir. Sürekli olarak ‘Göçmenler çok suç işler’ algısını yaratan bir ortamda yaşıyorsanız, bunun istatistiklere göre doğru olmadığını içten içe bilseniz bile, önsezileriniz bu algılar temelinde işler.”

BBC’ye konuşan bilim insanlarından Daniel Kahneman, önsezilerin bir soruna bulunabilecek farklı çözümlerin önünü kesebileceği kanısında. Bize anlamlı gelen bir çözümü önseziyle bulduğumuzda, bu çözümün dışına çıkıp yeni bir çözüm bulmaya çoğunlukla çalışmayacağımızı ifade ediyor.

Bütün bu bilim insanlarının düşünceleri, araştırma sonuçları ve deneyimleri bir araya geldiğinde, önseziye dair şu sonuç ortaya çıkıyor: Önsezi rastgele değildir, bir yerden gelir. Geçmiş deneyimlerimizden kaynaklanır. Belli bir alanda uzun süre çalışırsak ve o konu belli bir rutine imkan tanıyorsa, önsezilerimiz olumlu yönde gelişir. Ama önsezilerimizin doğru olduklarına çok inanırsak, zihnimizin bütün uyarılarına rağmen yanılabiliriz de…

Bu yazı ilk kez 30 Ekim 2019’da yayımlanmıştır.

 

BBC’de 7 Ekim’de yayımlanan The Why Factor podcast serisinin “Önsezilerimize neden güvenmeliyiz” bölümünün editörlüğünü Richard Knight yaptı, Nastaran Tavakoli-Far da programı hazırladı ve sundu. Eren Umutbilir’in çevirdiği ve yazıya döktüğü metin Fikirturu’nun katkılarıyla yeniden düzenlendi. Podcast’in orjinalini şu linkten dinleyebilirsiniz: https://www.bbc.co.uk/programmes/w3csyv04

Kategoriler
Genel

Covid19 Sürecinde Psikolojik Sağlık


Merhaba,

Covid19 sürecinde psikolojik destek sağlamak amacıyla oluşturduğumuz içerikleri bu sayfa altında bir araya getiriyor ve sizlerle paylaşıyor olacağız. Hazırlamakta olduğumuz bilgilendirme metinleri, linkler vb. belirli aralıklarla güncelleneceğini hatırlatmak isteriz.

Aşağıdaki dokumanları dilediğiniz gibi indirebilir ve sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz. Bu süreci ancak dayanışma ile atlatabileceğimize inanıyor, biz ruh sağlığı uzmanlarının da destek ve dayanışma sorumluluğunun büyük olduğunu düşünüyoruz.

Hepinize sağlıklı ve güvenli günler dileriz.

Psikoloji İstanbul

Filiz Kaya Ataklı ve Özge Altan Aytun tarafından hazırlanan Karantina Günlerinde Çiftlere Öneriler Rehberi

Nilüfer Devecigil ve deneyimli DOT uzmanları tarafından hazırlanan Salgın Sırasında Ebeveyn ve Çocuklara Öneriler

Merve Ağırbaşlı tarafından hazırlana:

  • Covid19 Salgın Sürecinin Etkileri ve Başa Çıkma
  • Covid19 Psikolojik Sürece Işık Tutacak Araştırmalar
  • Covid19 Sürecinde Evden Çalışma

Birgül Geyimci tarafından hazırlanan

  • Covid19 Sürecinin Psikososyal Yükümlülükleri 
  • Anksiyete Bozukluğu Olanlar İçin Covid19 Süreci

Deniz Alayat tarafından hazırlanan:

  • Covid19 Çocuklar İçin Öneriler
  • 65 Yaş Üstüne Öneriler

Salgın sürecinde bireyleri, çiftleri ve aileleri desteklemek amacıyla gerçekleştireceğimiz online atölye ve seminerlere ilişkin duyuru almak isteyenler aşağıdaki formu doldurabilirler.

[contact-form-7]

The post Covid19 Sürecinde Psikolojik Sağlık appeared first on Psikoloji İstanbul.

Kategoriler
Genel

Travma ve TSSB Tepkileri


Gelişen Dünya şartları ile birlikte travma kelimesini sık sık duyar olduk. Üstelik artık sadece doğa olayları ile anmaktan vazgeçip kelimenin tam manası ile psikolojik tavma üzerine yoğunlaşarak tedavisi üzerine uzun uzun araştırmalar yapmaya başladık. Uzun süredir üzerine çalışılan bu kavram hayatımızın tam ortasında olmaya başladı.

TRAVMA

Fiziksel ve psikolojik yaşamımızı ve bütünlüğümüzü tehdit eden tüm olgular tavmadır. Ancak her yaşanılan olay travma olarak adlandırılmaz. Deprem, sel gibi doğal afetler, savaş, cinsel taciz, fiziksel bütünlüğü zedeleyecek şekilde ki yaralanmalar gibi baş etme becerilerimizi aşacak veya zorlayacak olgularla karşılaşmak ve ya tanıklık etmek travma olarak adlandırılabilir fakat şunu da bilmek gerekir ki her karşılaştığımız durum veya olaylar travma değildir.
Yaşanılan bir olayın ”ruhsal travma” olarak adlandırılabilmesi için;

  • Kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması,
  • Bu olay karşısında aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir.Amerikan Psikiyatri Birliği, Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El kitabı Dördüncü baskı(1994)-DSMIV da şöyle travma hakkında şunlardan bahseder; Her travmatik olay tüm bireylerde aynı etki ve sonuca neden olmaz. Travmanın şiddetiyle birlikte kişinin genetik yatkınlığı ve aile öyküsü, ruhsal olgunluğu ve stresle başa çıkma kapasitesi,sosyal destekleri,toplumun travma ve sonrası olaylara karşı bakış açısı ve beklentileri,travmanın genel anlamının yanında kişi için ifade ettiği anlam ve daha önce yaşanan benzer ya da olmayan travmatik yaşamlar gibi faktörler travmayla karşılaşan bir kişide ileride psikiyatrik belirti ve hastalık gelişip gelişmeyeceğini belirler.

Yaşanan olay her bireyde aynı tepkilere neden olmadığı gibi aynı olay bireylerde farklı duygularda yaratabilir.

TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER

DUYGUSAL TEPKİLER: Şok, üzüntü, kızgınlık, öfke, endişe, kaygı ,umutsuzluk, korku, sinirlilik duygusal tepkiler arasında sayılabilir.

FİZİKSEL TEPKİLER: Baş ağrısı, mide ağrısı, nefes alamama, titreme, mide bulanması, göğüs sıkışması, iştah artması veya azalması gibi tepkiler görülebilir.

DAVRANIŞSAL TEPKİLER: Sosyal çevreden uzaklaşma, içe kapanma, iletişim becerilerinde gerileme, dikkat dağınıklığı veya konsantrasyon eksikliği, dağınıklık, öz bakım becerilerini yerine getirememe, uyku ve yeme bozuklukları, alkol ve madde kullanımı gibi belirtiler gözlemlenebilir.

Daha önce de belirtildiği gibi her durumun travma olarak adlandırılamayacağı gibi bireylerin verdiği her tepki de yukarıda belirtildiği gibi olmayabilir. Travmanın şiddetini etkileyen etmenler arasında olan bireysel farklılıklar travma sonrası görülen tepkilerde de  önemli derecede varlığını hissettirmektedir.

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NEDİR?

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU DSM-IV TANI KRİTERLERİ

  1. Kişi, aşağıdakilerden her ikisinin de bulunduğu travmatik bir olay yaşamıştır:
    1. Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendisinin ya da başkalarının fiziki bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış, böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştir.
  2. Kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme vardır (Çocuklar bunların yerine dezorganize ya da ajite davranışla tepkilerini dışa vurabilirler).
  3. Travmatik olay aşağıdakilerden biri (ya da daha fazlası) yoluyla sürekli olarak yeniden yaşanır:

1.Olayın, elde olmadan tekrar tekrar anımsanan sıkıntı veren anıları; bunların arasında düşlemler, düşünceler yada algılar vardır. Not:Küçük çocuklar travmanın kendisini yada değişik yönlerini konu alan oyunları tekrar tekrar oynayabilirler.

  1. Olayı, sık sık, sıkıntı veren bir biçimde rüyada görme (Çocuklar içeriğini tam anlamaksızın korkunç rüyalar görebilirler).
  2. Travmatik olay sanki yeniden oluyormuş gibi davranma ya da hissetme (uyanmak üzereyken ya da sarhoşken ortaya çıkıyor olsa bile, o yaşantıyı yeniden yaşıyor gibi olma duygusunu, illizyonları, hallüsinasyonları ve dissosiatif “flashback” epizodlarını kapsar).
  3. Travmatik olayın bir yönünü çağrıştıran ya da andıran iç ya da dış olaylarla karşılaşma üzerine yoğun bir psikolojik sıkıntı duyma
  4. Travmatik olayın bir yönünü çağrıştıran ya da andıran iç ya da dış olaylarla karşılaşma üzerine fizyolojik tepki gösterme
  5. Aşağıdakilerden üçünün (yada daha fazlasının) bulunması ile belirli, travmaya eşlik etmiş olan uyaranlardan sürekli kaçınma ve genel tepki gösterme düzeyinde azalma (travmadan önce olmayan)
  6. Travmaya eşlik etmiş olan düşünce, duygu ya da konuşmalardan kaçınma çabaları
  7. Travma ile ilgili anıları uyandıran etkinlikler, yerler ya da kişilerden uzak durma çabaları
  8. Travmanın önemli bir yönünü anımsayamama
  9. Önemli etkinliklere karşı ilginin yada bunlara katılımın belirgin olarak azalması
  10. İnsanlardan uzaklaşma yada insanlara yabancılaştığı duyguları
  11. Duygulanımda kısıtlılık (örneğin sevme duygusunu yaşayamama)
  12. Bir geleceği kalmadığı duygusunu taşıma (örn. Bir mesleği, evliliği, çocukları yada olağan bir yaşam süresi olacağı beklentisi içinde olmama)
  13. Aşağıdakilerden ikisinin (ya da daha fazlasının) bulunması ile belirli, artmış uyarılmışlık semptomlarının sürekli olması:
  14. Uykuya dalmakta yada uykuyu sürdürmekte güçlük
  15. Kolay, çabuk öfkelenme yada öfke patlamaları
  16. Düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmada zorluk çekme
  17. Dikkatte artış,
  18. Aşırı irkilme tepkisi gösterme.
  19. Bu bozukluk (B, C ve D tanı ölçütlerindeki semptomlar) 1 aydan daha uzun sürer.
  20. Bu bozukluk, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da işlevselliğin önemli diğer alanlarında bozulmaya neden olur.

Psikolojik Danışman, Aile Danışmanı Hande BAKIR

 

Kategoriler
Genel

Psikolog vs. Psikiyatrist


Birçoğumuzun bildiği fakat özellikle de bu tercih döneminde mesleki anlamda bir alana yönelecek arkadaşlar için çokça kafa karıştıran bir konuya basitçe değinmek istedik. Psikologlar ne iş yapar? Psikolog ve psikiyatristler arasındaki fark nedir? Psikologlar ilaç yazabilir mi? Kimler terapi yapar? Psikologlar psikoloji lisans programında eğitim almış veya bununla birlikte psikoloji alanında…

Kaynak

Kategoriler
Genel

EVLİLİK SORUNLARI


Evlilik sorunları, çiftlerin evlilik bağlarını sarsan etkenlerden biridir. “Evlilikte İletişim”, eşlerin birbirlerinin duygu, düşünce ve isteklerinden haberdar olma halidir. Evlilik, hayat boyu sürecek uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde kalitesiz ve yetersiz iletişim büyük sorunlara yol açabilir. İletişim bağının zayıf olduğu ilişkilerde eşler birbirlerini anlamamaktan yakınır. Bu yüzden, birbirleriyle konuştukları zamanlarda sağlıklı bir iletişimin aksine daha çok kavga ve tartışma ortamı oluşur. Dolayısıyla, gereksiz çatışma ve anlaşmazlıklara yol açan, yanlış anlama ve iletişim kopuklukları giderilmediğinde evlilikler sorunlarla kolaylıkla çıkmaza girebilmektedir.

Evlilik sorunları yaşamamak için eşler öncelikle birbirlerini tanımalıdır. Çiftler, herkesin farklı kişilik özellikleri, alışkanlıklar ve yeteneklere sahip olduğu gerçeğini asla unutmamalıdır. Sağlıklı bir evlilik, Çiftlerin hayata birbirlerinin pencerelerinden bakabilmelerini, kendi doğrularından başka doğruların da olabileceğini fark etmelerini ve doğal olarak bunlara saygı duymalarını gerektirir. Evlilik sorunlarını aşmak için, eşler birbirlerinin farklılıklarını görmezden gelip, ailenin küçük çocuğu gibi bireysel istekleri doğrultusunda yaşamaya devam ettiklerinde, karşı tarafın beklenti ve rahatsızlıklarına duyarsız kaldıklarında evliliğin önceliği olan sağlıklı bir karı-koca ilişkisi kurulamaz. Bu durum, evli olmanın sorumluluğunu taşımayan eşlerin, yeterli anne-baba olmalarını da engeller. İyi bir anne baba olmak, öncelikle iyi bir çift olmayı gerektirmektedir. Bu da ancak eşlerin birbirlerini daha iyi tanımaları, davranışlarının karşı taraf üzerinde yarattığı etkiyi fark etmeleri ve beklentilere uygun davranmalarıyla sağlanabilir. Gerekli uzlaşma ise ancak doğru ve sağlıklı bir iletişimle mümkündür.

aile cift terapisi

Evlilik Sorunları yaşamadan doğru iletişim için;

  • Önce kendinizi tanıyın, duygularınızın ve beklentilerinizin farkında olun.
  • Dinleyin ve anlamaya çalışın. Dinlemek istediğinizi gösterin, dinlerken göz teması kurun. Karşınızdakine dinlediğinizi hissettirdiğinizde, kişide duygusal bir boşalım sağlandığından kişi rahatlar ve böylece o da sizi dinlemeye hazır hale gelir.
  • Kişiliklerinizi değil, problemleri tartışın. Herkes farklı kişilik özelliklerine sahiptir. Eşler birbirlerinin duygu ve düşüncelerinin farklı olmasına saygı duymalıdırlar.
  • Falcılık yapmayın. Eşinizi çok iyi tanımanız, her davranışının nedenini ve sonucunu tahmin edebileceğiniz anlamına gelmez. “Benden bir şey saklıyor”, “Bana bu şekilde konuşuyor ama asıl düşüncesi başka” gibi cümlelerle, elinizde yeterli kanıt olmadan vardığınız sonuçlar sizi bir çıkmaza sürükleyebilir.
  • Eşinizi etiketlemekten kaçının. “Sen bencilsin” ya da “Sinirlisin” gibi yakıştırmalar kullanmayın.
  • Karşınızdakinin konuşmasının arasına girerek “ama…” ifadesiyle kendinizi müdafaa etmeye çalışmayın. “Şunu neden şöyle yaptın?” sorusuna karşılık olarak “ama” silahına sarılmayın.
  • “Sen zaten hep böylesin” gibi genellemeler yapmayın. İnsanlar, oldukları gibi kabul edildiklerinde kendilerini değiştirmek ve geliştirmek için çaba gösterirler. Sürekli eleştirilen eş, olumsuz duygularla ya karşı saldırıya geçecek ya da tartışmaya bile gerek görmeden kabuğuna çekilecektir.
  • Geribildirim verin. “Söylemek istediğin bu mu, doğru anlamış mıyım?” gibi bir cümleyle karşınızdakine onu anlamak istediğiniz mesajını verir ve yanlış anlaşılmayı engellemiş olursunuz.
  • Duygularınızı belirtin ve karşı tarafın durumla ilgili hissini yakaladıysanız da ifade edin. “Bu davranışım seni üzmüş” gibi bir cümleyle karşınızdaki kişi anlaşıldığını ve önemsendiğini hissederek rahatlayacaktır.
  • “Sen” yerine “Ben” demeye çalışın. “ Hep geç kalıyorsun” yerine “Beklemekten hoşlanmıyorum” ya da “Zamanında gelmeni istiyorum” gibi cümleler kurabilirsiniz.
  • Eşinizin yapmadıklarını değil yapmasını istediklerinizi net bir şekilde ifade edin. Sizin düşüncelerinizi okumasını beklemeyin. “Sorumsuzsun” demek yerine nasıl davranmasını istiyorsanız onu söyleyin.
  • Tartışma öncesinde konuşacağınız konuyu belirleyin. Tartışma sırasında geçmiş konulara girmek sizi asıl konudan uzaklaştırır.
  • Tartışmayı doğru zamanda yapın. Eşlerden biri yorgunsa, dinlemek ve anlamak için uygun bir durumda değilse, izlemek istediği bir program veya farklı bir planı varsa tartışmayı daha uygun bir zamanda yapın.
  • Televizyon karşısında veya başka kişilerin yanında tartışarak konuyu önemsizleştirmeyin ve dikkatinizi dağıtmayın.
  • Tepkilerinizi kontrol edin. Hoşunuza gitmeyen şeylere tepki değil yanıt verin. Bu sizi haklıyken haksız duruma düşmekten ve asıl konudan uzaklaşmaktan kurtarır.
  • Yanlış anlaşılmalara yol açacak imalardan kaçının, net olun.
  • Yeteri kadar konuşun. Gereksiz detaylarla konuyu anlaşılması güç hale getirmeyin.
  • Sorumluluklarınızı kabul edin.
  • Her sorun çıktığında “Yürümeyecek, boşanalım”, “Çeker giderim” gibi yıkıcı ifadeler kullanmayın.
  • Hassas olduğunuz konulara duyarlı olun. Karşınızdakinin değer yargılarına ters düşecek ifadelerden kaçının.
  • Sorunları biriktirmeden çözüm bulmaya çalışın.
  • Hatalı olduğunuz durumları ifade edip, özür dileyin.
  • Hisleriniz için değil olay sırasındaki olumsuz davranışlarınız için özür dileyin.
  • Eşinizin yanlışlarını ya da eksikliklerini araştırmayın.
  • İnatlaşmayın.
  • Affedici olun.
  • Tartışmanın haklı çıkmak için değil, uzlaşmak için yapıldığını unutmayın.
  • Eğer bu yolları denediğiniz halde sorunlarınızı çözemezseniz. Bursa’da Aile Terapisi yapan en iyi psikologlardan Vildan KAVAK KARSAN siz değerli danışanlarını bekliyor.  🙂

EVLİLİK SORUNLARI yazısı ilk önce Klinik Psikolog Vildan Kavak Karsan üzerinde ortaya çıktı.

Kategoriler
Genel

PSİKOLOG KİMDİR?


Psikolojik sorunları olsun ya da olmasın, çoğu insan psikologluk mesleğinin ne olduğu, psikologların ne iş yaptığı, nasıl psikolog olunduğu konularını merak etmektedir. Yine çoğu insan psikoloğun kim olduğunu kendine göre tanımlar. Kimileri, psikoloğun insanların kişiliklerini çözen, medyum gibi tek bakışta nasıl bir insan olduklarını anlayan, kişiliklerindeki bozuklukları ilaçlarla ya da telkinlerle tedavi eden uzmanlar olarak hayal ederler. Kimileri için ise psikolog, kimseye anlatılamayacak sırlarını anlatabilecekleri, onları her koşulda onaylayacak, öğütler verecek bir dert ortağı, sohbet arkadaşıdır. Hatta birçok insan bu bakış açısıyla, psikolog desteği almak yerine “derdimi arkadaşımla da konuşur, paylaşırım ne farkı var?” diye düşünüp, sorunları için uzman desteği aramaya yanaşmazlar.

Bu kafa karışıklıkları aslında oldukça normaldir. Psikoloji, tarihsel açıdan yüzlerce yıllık bir bilimsel temele dayanmaktadır. Ancak ülkemizde ne yazık ki yeni yeni gelişmeye başlamıştır ve gelişmeler hala çok yavaş ilerlemektedir. Psikoloji bir bilim olarak insanlara tanıtılmamaktadır. Psikologluk mesleğinin ne olduğu, psikoloji biliminin neleri araştırdığı, alandaki yeni gelişmeler ve insanın ruh dünyasına dair yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar hakkında insanlar bilinçlendirilmemektedir. Bu nedenle insanların kendilerine yabancı olan bu bilim dalına karşı kafa karışıklığı yaşamaları ve tereddüt etmeleri normaldir. Bu yazıyı yazmamdaki amaç da, insanların kafa karışıklığını bir ölçüde giderebilmek ve psikoloğun ne olduğu, ne olmadığı, insanlara sorunlarını çözmelerinde nasıl destek verdiği konularında bilgilendirmektir.

Nasıl psikolog olunur?

Bir kişinin psikolog ünvanı alabilmesi için ilk şart, üniversitelerin 4 yıllık “Psikoloji” bölümünden mezun olmasıdır. Alınmış olan bu 4 yıllık eğitim daha çok kuramsal, teorik bir eğitimdir. Psikologlar klinik psikoloji, gelişim psikolojisi, endüstri psikolojisi, sosyal psikoloji, spor psikolojisi gibi farklı uzmanlık alanlarında kendilerini geliştirebilirler.

Ek olarak psikologlar, terapi eğitimlerine (bilişsel davranışçı terapi, psikanalitik terapi, EMDR, oyun terapisi, cinsel terapi, çift terapisi vb.) katılır ve bu terapiler için süpervizyon alırlar. Katıldıkları bu terapi eğitimlerini ve süpervizyonları başarıyla tamamladıkları taktirde terapi yapmaya yetkili olabilirler. Aksi taktirde eğitimi alınmamış bir konuda hizmet vermeye çalışmak etik olmayacaktır.

Psikolog ne yapar?

  • İnsan ve hayvanlarda davranış biçimlerini inceler ve sebeplerini araştırır.
  • İnsanların düşünce biçimlerini, duygusal değişimleri ve bunların kaynaklarını inceler, bu konularda araştırmalar yürütür.
  • Çeşitli kişilik, zeka, yetenek, davranış, tutum ölçekleri kullanarak sorunun olası kaynağı, türü ve şiddeti hakkında nesnel bilgiler edinmeye çalışır.
  • Ruhsal sorunlar yaşayan kişilerle görüşmeler yapar, bu görüşmeler neticesinde sorunun altta yatan sebeplerine dair hipotezler oluşturur.
  • Belirlenmiş olan hipotezler çerçevesinde, almış olduğu terapi eğitimlerinin tekniklerini kullanarak tedavi planı oluşturur.
  • İnsanların hayatlarını olumsuz etkileyen, duygusal kaosların altında yatan fiziksel, çevresel ve kişisel faktörleri araştırır ve bu çarpık, işlevsiz düşünce ve davranışları değiştirmek için teknikleri danışanlar ile paylaşır.
  • Kişilere sorunları hakkında farkındalık kazandırmayı amaçlar.
  • Gündelik sorunlarla, iş, aile ve diğer çevresel problemlerle başa çıkabilme yollarını danışanlar ile paylaşır. Kişiye özel sorun çözme becerilerini geliştirmede insanlara destek verir.
  • İnsanları psikoloji ve ruhsal hastalıklar açısından bilgilendirmek için eğitimler ve seminerler düzenler…

Listeyi daha uzatabiliriz ancak özetle psikologların iş tanımları ve çalıştıkları temel konular bunlardır.

Psikolog ne yapmaz?

  • Psikolog ilaç yazmaz ve herhangi bir ilaç önermez.
  • Psikolog seanslarda konuşulan konuları başkaları ile paylaşmaz, kişiler arasında laf taşımaz.
  • Psikolog hiçbir konuda insanları yargılamaz ve eleştirmez.
  • Psikologlar insanların düşüncelerini okumaz, ilk bakışta kim olduklarına, nasıl bir insan olduklarına dair yargılara varmazlar.
  • Kişiyi asla kendi istekleri ve düşünceleri doğrultusunda yönlendirmez ve herhangi bir şey yapmaya zorlamaz.
  • Psikolog danışanların, karar vermekte zorlandıkları konularda, karara varmaları için, seçeneklerin artı ve eksilerini, hasta ile tartışır ve hasta için en uygun kararın verilmesi için destek olur. Ancak asla onlar adına kararlar vermez ya da hastaların kararlarını değiştirmeye zorlamaz. Örneğin; boşanmanız gerektiğine karar verecek olan psikolog değildir ya da işinizi değiştirip, değiştirmemenizin kararını psikolog vermez.
  • Psikolog, siz hiçbir çaba göstermeksizin, birdenbire sihirli değnek değmiş gibi sizi iyileştirmeyi garantilemez.
  • Psikolog kesinlikle sizi bir araştırmaya girmeye, bir anketi doldurmaya ya da bir uygulamaya zorlamaz.
  • Psikolog sizinle terapi seansları dışında görüşmez, arkadaşlık ya da başka bir sosyal ilişki içersine girmez…

Görüldüğü gibi psikologların neler yaptığı, neler yapmadığı, meslekte yetkin olmak için hangi eğitimlerden geçmeleri gerektiği kesin sınırlarla belirlidir. Elbette her meslekte olduğu gibi psikologluk mesleğinde de, yetkinliği olmayan alanlarda çalışan, etik ilkeleri ihlal eden kişiler vardır. Bu nedenle, psikolog desteği arayan kişilerin, hangi psikoloğu seçeceklerine karar verebilmeleri sıkıntı vericidir.

Aklınıza takılan her türlü soru ve/veya yorum için iletişim bilgilerinden irtibat kurabilir ya da iletişim formumuzu doldurabilirsiniz.

Kategoriler
Genel

Merhaba dünya!


WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra yazmaya başlayın!

Kategoriler
Genel

Tamamlanmamış Başa Çıkabilme Becerilerinin Bir Çıktısı: Duygusal Yeme


Yeme bozuklukları, kişide psikolojik, sosyal ve fizyolojik problemlere yol açan ve kişinin hayat kalitesinin düşmesine sebep olan psikiyatrik bir tanı grubudur (Öyekçin, 2011).

Duygusal yeme, açlık hissi nedeniyle olmaksızın, olumsuz duygulanıma yanıt olarak ortaya çıktığı düşünülen bir çeşit yeme davranışıdır. Aynı zamanda bireylerin süregelen kilo alımı açısından ciddi bir risk faktörüdür. Negatif duygudurumların yüksek besin tüketimiyle ne kadar ilişkili olduğunu araştıran bir çalışmada mutluluk haline karşın üzgün duygudurumun besin tüketimini daha çok tetiklediği saptanmıştır (Evers, Adriaanse, Ridder, Witt, 2013). Yapılan bir çalışmada olumsuz faktörlerin ve bu faktörlerle baş ederken kullanılan stratejilerin yeme ataklarını artırdığı, pozitif faktörlerin ise bu atakları azalttığı sonucuna varılmıştır (Young, Zander, Anderson ,2014). Duygusal yeme sadece fizyolojik ve psikolojik sorunları beraberinde getirmez. Aslında yeme davranışının bağlantısı hakkında bir haberci, belki de yardım isteme yolunun en sessiz yapılan hallerinden biridir. 

Hayatımız boyunca birçok stres yaratan durumla karşı karşıya geliriz. Bu durumların herkesi aynı şekilde etkilemesi elbette beklenemez. Hepimiz durumu farklı algılar ve bu doğrultuda tepkiler veririz. Çünkü her insanın başa çıkabilme becerisi ve algısı farklıdır. 

Başa çıkabilme stratejileri, travmatik ve stresli olayların ya da faktörlerin doğurduğu olumsuz duygular ile mücadele etmek amacıyla kullanılan, kişiye ve duruma özgü sergilenen psikolojik ve davranışsal çabalar bütünüdür (Ağargün, Kıran, Ozer, Kara, 2005). Bu stratejiler iki boyutla sınıflandırılmıştır (Cohen, 1987). Bilişsel baş etme stratejileri kişinin algı ya da durum kavramını değiştirmeye dönük girişimleri kapsarken davranışsal başa çıkma stresin etkilerini azaltmak için yapılan davranışları kapsar. Aynı zamanda baş etme stratejilerini, stratejinin temelinde yatan sorun bakımından da ikiye ayırmak mümkündür. İlki sorunun temeline ilişkin başa çıkma stratejilerini kapsarken, ikinci strateji de bu ana kaynağın yarattığı duygu ile baş etmeyi içermektedir (Nielsen veKnardahl, 2014).

Diğer yaklaşım ise stratejileri, başa çıkma ve kaçınma stratejileri olarak ele almaktadır (Holahan ve Moos, 1987). Bu modele göre başa çıkmacı yaklaşım, kişinin kendi ile acı verici bir deneyimi özdeşleştirmesi nedeniyle tehdit edici bir olaydan kendini korumaya yönelik sergilediği girişimleri kapsayan modeldir. Kaçınma ise olumsuz duyguların ağırlığı altında kalmaktansa, gelişmekte olan bir duyguyu bilinçli olarak görmezden gelmektir(Amstadterve Vernon, 2008; Gross ve Levenson, 1993). Aslında bu noktada duygusal bastırma devreye girmektedir ve temel amaç olayın bastırılmasından ziyade; olaya verilecek olan duygusal tepkinin bastırılmasıdır (Dunn, Billotti, Murphy ve Dalgleish, 2009). Fakat çeşitli araştırmalar, bilinçli şekilde yapılan bu duygusal tepki filtresinin kişideki olumsuz duygu deneyimini azaltması konusunda yardımcı olmadığı; hatta tam tersine kişinin olaya yönelik belleğini bozduğunu ve birtakım fizyolojik etkileri artırdığını ortaya koymuştur.

Stres yaratan yaşam olayları beraberinde tamamlanmamış baş etme stratejilerini de getirmektedir (Nielsen ve Knardahl, 2014). Bu eksikliğin bazı çıktıları vardır. Duygusal yeme de bu çıktılar arasında sayılmaktadır.

Duyguların ve belirli yaşam deneyimlerinin yemek yeme işlevi ve tüketilen besin miktarı üzerinde etkin bir role sahip olduğu bilinmekte ve bu değişkenlerle ilgili araştırmalar hala sürmektedir.  Çünkü besin tüketimindeki yükselişin ana kaynaklarından biri, duygusal stres sebebiyle bireylerin otokontrol mekanizmalarında çöküş meydana gelebilmesidir. Bununla beraber, duyguları tanımlamada zorluk yaşanması da duygusal tepki vermeyi güçleştirir. Bu da duygusal yemeyi tetikleyebilmektedir. 

Duygusal bastırma stratejilerinin ve dikkati tek bir odakta toplamanın duygusal yeme ile sonuçlanması, en ulaşılabilir sığınma yollarından birinin yemek olmasıyla ilişkilidir. Evlerimize kapandığımız şu süreçte mümkün olduğuncahissettiklerimiz ve düşündüklerimizi paylaşabileceğimiz insanlarla iletişim halinde olduğumuz, kendimizi kaygılı, üzgün, öfkeli veya kısaca olumsuz hissettirecek durumlara sağlıklı sınırlar koyabildiğimiz, duygusal yemek yeme döngümüzün tetiklendiğini fark ettiğimizde bize iyi gelen, alternatif ve daha işlevsel başa çıkma yöntemlerine başvurabildiğimiz günler dilerim sevgili okur… 

Kaynaklar

Ağargün, M. Y., Beşiroğlu, L., Kıran, Ü. K., Özer, Ö. A. ve Kara, H., (2005). COPE (Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği): Psikometrik özelliklere ilişkin bir ön çalışma. Anadolu Psikiyatri Dergisi.(6), 221-226.

Karaköse, S.(2012).Yeme bozukluğu semptomolojisiniyordamada baş etme stratejilerinin ve olumsuz temel inançların rolü.(Yayımlanmamış Yükseklisans Tezi). Üsküdar Üniversitesi, İstanbul.

Serin, Y., Şanlıer, N.(2018). Duygusal yeme, besin alımını etkileyen faktörler ve temel hemşirelik yaklaşımları. Psikiyatri Hemşireliği Dergisi, 9(2), DOI:10.14744/phd.2018.23600.

Kategoriler
Genel

Karakterimiz Oral Dönemde Saklı



“Yeryüzüne o kadar çok savunmasız ve yardıma muhtaç biri olarak geliriz ki, bu dönemde bize yaşatılan veya bizim yaşadıklarımız kişiliğimize giden yegâne köprü olur.”       İnsan vücudu esrarengiz ve karmaşık olduğu gibi kişilikte bir o kadar karmaşık ve akıl almaz özelliklere sahiptir. Psikoloji, insan ve hayvan davranışlarını incelediği gibi bu davranışların oluşturduğu olumlu veya olumsuz […]

Kategoriler
Genel

Hello world!

Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start writing!